Categories

Archive for the ‘Tedaviler’ Category

Boğaz Ağrım-Farenjit-Nasıl Geçer

Virüs enfeksiyonunun bulgusu olan boğaz ağrısı, kişinin yaşam konforunu bozarak büyük sıkıntılara yol açıyor.

bogaz-farenjit

Tıptaki adı farenjit olan ve genelde bazı hastalıkların habercisi olarak kabul edilen boğaz ağrısının en sık nedenleri arasında boğaz enfeksiyonları yer alıyor. Kulak Burun Boğaz Hastalıkları ve Baş-Boyun Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Tamer Haliloğlu, boğaz ağrısına yol açan enfeksiyonların genelde bulaşıcı özelliğe sahip virüs ve bakteriler tarafından oluşturulduğunu belirterek şu bilgileri verdi:

“Boğaz ağrılarının büyük çoğunluğunun nedeni virüstür ve genellikle bir hafta içinde kendi kendilerine geçerler. Bakteri enfeksiyonlarının sadece yaklaşık yüzde 10’unda tıbbi bakıma gerek duyulabilmektedir. Çoğu boğaz ağrısı mikrobu, doğrudan temas ile aktarılır. Hasta biri bir kapı koluna, telefona veya başka bir nesneye dokunur. Siz de aynı nesneyi tutarak, mikropları alırsınız, mikroplar en sonunda ellerinizden ağzınıza ve burnunuza aktarılır. Bakteri enfeksiyonları, zaman zaman antibiyotiklerle tedavi edilse de, ilaçlar her zaman iyileşmeyi hızlandırmaz ya da enfeksiyonların nüksetmesini engellemez.”

Hangi hastalıklarda boğazımız ağrır?

Op. Dr. Tamer Haliloğlu, toplumun pek çok kesimini ilgilendiren boğaz ağrısının genellikle başka belirtilerle birleşik olarak meydana geldiğinin de altını Bu belirtilerin kişideki enfeksiyon türüne bağlı olarak büyük değişiklik gösterdiğini ifade eden Op. Dr. Haliloğlu şöyle devam etti:

“Örneğin soğuk algınlığı; boğazda kaşıntı ve ağrının yanı sıra, hapşırma, gözlerde sulanma, öksürme, düşük ateş, burun tıkanıklığı, hafif vücut ağrıları veya şiddetli olmayan baş ağrılarına da neden olur. Mononükleoz da, şiddetli boğaz ağrısına neden olan, çok daha uzun süren bir virüs hastalığıdır. Kızamık, su çiçeği ve krup hastalığı da dahil olmak üzere, diğer virüs hastalıkları da genellikle boğaz ağrısı ile meydana gelir. Boğaz ağrısı ile bağlantılı bakteri enfeksiyonları arasında bademcik iltihabı, difteri ve yaygın görülmeyen bir bakteri enfeksiyonu olan epiglotit de bulunmaktadır.”

Boğaz ağrısının nedenleri

Çoğu boğaz ağrısının nedeninin soğuk algınlığı ve gribe neden olan mikroplarla aynı olan virüsler olduğunu kaydeden Op. Dr. Tamer Haliloğlu, ancak bütün boğaz ağrılarının virüs ya da bakteri enfeksiyonlarından ileri gelmediğini vurgulayarak, “Boğaz ağrısının pek çok yaygın nedeni de bulunmaktadır. Bu nedenler arasında alerjiler, odalardaki havanın kuruluğu, kirlilik ve diğer tahriş ediciler, kas zorlanması, asit (gastroözofajyal) reflü, HIV enfeksiyonu ve
Tümörler bulunmaktadır” dedi.

Ne zaman tıbbi yardım alınmalı?

Op. Dr. Tamer haliloğlu, boğaz ağrılarının çoğunun rahatsız edici olmakla beraber zararlı olmadığını ve beş ila yedi gün içerisinde kendi kendine geçtiğini söyledi. Boğaz ağrılarının zaman zaman, daha ciddi bir rahatsızlıkların işareti olabileceğinin altını çizen Op. Dr. Haliloğlu şu bilgileri verdi:

“Eğer; şiddetli olan veya bir haftadan daha uzun süren boğaz ağrısı, yutkunmada veya nefes almada büyük zorluk, boyunda acıyan veya şişmiş lenf düğümleri, boğazın arka tarafında irin, isilik, iki haftadan daha uzun süren ses kısıklığı, tükürük veya balgamda kan, gözlerde içe göçme, şiddetli yorgunluk, idrar çıkışında azalma ve nükseden boğaz ağrılarınız varsa mutlaka doktora görünmelisiniz.”

Nasıl önlem alınmalı?

Pek çok hastalıkta olduğu gibi boğaz ağrısında da kuşkusuz el yıkamanın büyük önemi bulunuyor. Op. Dr. Tamer Haliloğlu, hastalığı önlemenin tek ve aynı zamanda en basit yolunun el yıkamaktan geçtiğini söyledi. Boğaz ağrısının en çok görüldüğü çocuklarda el yıkama alışkanlığının mutlaka erken yaşta edinilmesi gerektiğini ifade eden Op. Dr. Haliloğlu, alınması gereken diğer önlemleri ise şöyle sıraladı:

-Çatal bıçakları, bardakları, mendilleri, yemek veya havluları başkaları ile paylaşmaktan kaçının.
-Kamuya açık telefonlara veya çeşmelere ağzınızı değdirmekten kaçının.
-Hasta olan kişilerle yakın temastan kaçının.
-Kirliliğin yüksek olduğu günlerde mümkün olduğunca kapalı mekanlarda kalın.
-Sigara içmeyin ve sigara dumanına maruz kalmaktan kaçının.
-Eğer hava kuru ise evinizi nemlendirin.

Boğazı ağrıyanlara öneriler

Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Tamer Haliloğlu, boğaz ağrısının kişideki devresi tamamlanıncaya dek, hastalara şu önerilerde bulundu:

-Sıvı alımınızı iki katına çıkarın. Sıvılar, balgamın ince tutulmasına ve kolay temizlenmesine yardımcı olur.
-Ilık ve tuzlu su ile gargara yapın. Su ile dolu bardağa yarım çay kaşığı tuz koyun, gargara yapın, daha sonra suyu tükürün. Bu sayede boğazınız temizlenecek ve balgamdan arınacaktır.
-Bal ve limon kullanın. Bal ve limonu karıştırarak çok sıcak bir bardak suyun içine ekleyin. Bal boğazınızı kaplar ve yumuşatır, limon da balgamın azaltılmasına yardım eder. Zamanın testinden geçmiş bu tarif ağrınızı, sadece geçici süreyle olsa da, büyük ölçüde hafifletir.
-Boğaz kapsülü veya sert bir şeker emin. Bu hareketin kendisi, mutlak rahatlama sağlamaz, ancak tükürük üretimini uyararak, boğazınızı yıkar ve arındırır.
-Havayı nemlendirin. Havadaki nemi artırmak, balgam zarlarınızın kurumasını önler. Bu da iltihaplanmayı azaltarak uyumayı daha kolay hale getirir. Tuzlu burun spreyleri de işe yarar.
-Dumandan ve havayı kirleten diğer maddelerden uzak durun. Duman, ağrıyan boğazı tahriş eder. En azından hasta iken, sigarayı kesin ve ev temizleyicilerinden ya da boyadan ileri gelen tüm buharlardan kaçının. Ayrıca çocuklarınızı sigara dumanına maruz bırakmayın.
-Sesinizi dinlendirin. Eğer boğaz ağrınız gırtlağınızı (larenks) etkilediyse, konuşmak daha fazla tahrişe ve geçici ses kaybına (laranjit) neden olabilir.

Risk faktörleri nelerdir?

-Yaş
-Sigara kullanmak veya dumanına maruz kalmak
-Alerjiler
-Kimyasal tahriş edicilere maruz kalma
-Kronik ya da sık görülen sinüs enfeksiyonları
-Kapalı yerlerde yaşama veya çalışma
-Bağışıklıkta düşüş

Hürriyet

Beyin Tümörü Ameliyatında Güvenilir Yöntem

Beyin tümörleri ameliyatlarında yeni bir yöntem olan Intraoperatif MR cihazı beyin ameliyatları sırasında MR çekme imkanı verdiği gibi, beyin tümöründe parça kalma olasılığını tamamen ortadan kaldırıyor.

tumor-doctor

Dünyada az sayıda merkezde var

İlk denemeleri 10 yıl önce başlayan ‘Intraoperatif MR’ bugün dünyada hala sayılı bazı hastanelerde bulunuyor. Beyin ameliyatlarında 1990′ların başında “navigasyon” teknolojisi ortaya çıktı. Bu teknolojide hastanın MR’ı çekilerek navigasyon aletine tanıtılıyor, böylece kafatasına kalem benzeri bir aletle dokunulunca hastanın beynindeki çeşitli bölgeleri görme imkanı sağlanıyor.

Alman Hastanesi’nde bir süre önce kullanılmaya başlanan Intraoperatif  MR cihazı navigasyon sistemiyle çalışması ve tümörü tanıma oranı yüzde 100 olması sayesinde hastalar 1 hafta yerine üç günde taburcu olarak kısa sürede iyileşiyor.

Alman Hastanesi Beyin, Omurilik ve Sinir Cerrahisi Bölümü Direktörü Prof. Dr. Talat Kırış, “Ancak bu teknoloji ile kafatası açıldığında içinde bulunan suyun boşalmasıyla beynin çekilen MR’daki görüntüyle aynı olmaktan çıkması dolayısıyla bir miktar risk taşımakta, yine de halen dünyada yaygın olarak kullanılmaktadır” diyor.

Yanılma payı ortadan kalkıyor
“Intraoperatif MR” ilk olarak Harvard Üniversitesi’nde Peter Black adlı beyin cerrahı öncülüğünde ortaya çıkmış ve “Madem ki bir MR aleti var, biz bunu niye ameliyathaneye almayalım?” düşüncesiyle devreye girmiş. Prof. Dr. Talat Kırış “Eskiden beyin ameliyatları öncesinde tümörün yerinin tespitine yönelik ince hesaplar yapılmaktaydı. Bu nedenle de yanılma payı bulunmaktaydı. Ancak yeni MR teknolojisi yanılma payını tamamen ortadan kaldırırken, tümörün yerinin net olarak tespitini ve kafatasının daha küçük bir bölümü açılmasını sağlıyor” diyor.

Hekimlere kolaylık sağlıyor

‘Intraoperatif MR’ın ameliyat sırasında da kullanılabilmesi beyin cerrahları açısından da çok önemli bir avantaj sağlıyor. Ameliyatta tümörü çıkartamadıysanız çıkartamadınız. Tekrar kapatıp MR çekip, yeniden kafatasını açma diye bir şansınız yok. Çünkü bu tümörlerin bir bölümü aynen beyin gibidir. Hiç farkı yok. Bu yeni teknoloji sayesinde, ameliyat sırasında çektiğiniz MR’la tümörün tamamen çıkarılıp çıkarılamadığını kolayca görebiliyorsunuz. Yani, ameliyat sırasında aynı zamanda operasyonun kontrolünü yapabiliyorsunuz.

Tümöre odaklanıyor

Prof. Dr. Talat Kırış “Beyin tümörlerinin bazıları, beynin dokunulması riskli merkezlerine yakın olabilmektedir. Bunlar zor tümörlerdir. Büyük olmakla birlikte tehlikeli bölgelere yakın bulunmaktadırlar. Onun için ameliyat sırasında birkaç kez MR çekerek tümörü çıkartıyoruz. Önce gerçek zamanlı navigasyon kılavuzluğunda tümöre ulaşıyoruz. Tümörü çıkarmaya başlayıp belli bir aşamada MR çekiyoruz. Kalan tümör miktarını tespit ediyoruz. Yine gerçek zamanlı navigasyonla riskli bölgeleri haritalayabiliyoruz. Bu bölgelere işaret koyup o tehlikeli yerden daha ileriye gitmemeye çalışıyoruz. Böylece oraların hasar görmemesini sağlıyoruz. Bazen bir ameliyat sırasında 4-5 kez MR çekerek en az riskle tümörün tamamını çıkartıyoruz” dedi.

Hasta 3 günde taburcu oluyor

‘Intraoperatif MR’ın tümörü tespit oranını, tümörü tanıyabildiği ölçüde yüzde 100. Bu yöntemle yapılan beyin ameliyatları sonrası hastanın iyileşme süresi de hızlanıyor, normalde 1 hafta olan hastanede kalış süresi 3 güne kadar düşüyor. Alman Hastanesi’nde bugüne kadar gerçekleştirilen çok sayıda operasyonda hiçbir hastada ölüm ya da sakat kalma durumu ortaya çıkmamış..

Hürriyet

Vücut Yanıklarında Ne Yapılmalı Sorusuna Yeni Cevap

Yeni bir sprey üretildi…

Sağlıklı bölgeden alınan deri hücrelerinin sıvı hale getirilip sorunlu bölgeye püskürtülerek çok kısa sürede yanıkların tedavi edileceği belirtiliyor.

Wake Forest Institute for Regenerative Medicine’dan Dr. James Holmes’un yürüttüğü çalışmada, yanık bölgenin iyileştirilmesi için hastadan alınan posta pulu büyüklüğünde bir deri kullanılıyor. Sprey sayesinde ölümcül enfeksiyonların azaldığı görüldü. Yanık yaralarının hızlı bir şekilde iyileştirmesi gerektiğini söyleyen bilim adamları, “Biz bunu gerçekleştirene kadar bu yaralar kan kaybediyor ve hasta yaşamını tehdit eden enfeksiyon riskiyle karşılaşıyordu” dedi.

Yanıklarda sürekli zamana karşı yarıştıklarını belirten uzmanlar bu spreyin tüm yanık türlerinin tedavi sürecinde zamanı geri çevirebileceğini açıkladılar.

Zaman

Artık AIDS Hastalığının Tedavisi Var

AIDS Hastaları Ölümü Beklemeyecek

aids

“Edinilmiş Bağışıklık Yetmezliği Sendromu” yani bilinen adıyla AIDS dünyada ve Türkiye’de yayılmaya devam ediyor. Önceleri toplumun marjinal kesimlerinin hastalığı olarak bilinen sendrom dikkat edilmediği takdirde ev hanımlarından çocuklara kadar herkesi etkileyebiliyor. Ancak yaygın inanışın aksine HIV pozitif yani AIDS virüsü taşıyan kişiler artık ölümü beklemiyor. Gelişen teknoloji ve günümüzdeki tedavi olanakları ile AIDS, artık kronik bir hastalık olarak tanımlanıyor.

Memorial Hastanesi; Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. M. Servet Alan, “AIDS hastalığı ve korunma yolları “ hakkında bilgi verdi.

Anne adayları bilinçlendirilmeli, mümkünse test yapılmalı

HIV, kan ve cinsel temas yolu ile bulaşır. En sık bulaşma yolu cinsel temastır. Hastalığı taşıyan anneden bebeğe, doğum öncesinde, doğum sırasında veya doğum sonrasında bulaşması mümkündür. Anne sütü virüsün bulaşmasına neden olabilir. Eğer HIV taşıyan bir kişi ile bulaşmaya neden olabilecek bir temas gerçekleşmişse (cinsel temas veya kan bulaşması olan bir yaralanma gibi) koruyucu önlem alınması ve izlem için, hemen bir enfeksiyon hastalıkları uzmanına başvurulmalıdır. Doğurganlık çağındaki tüm kadınların AIDS konusunda bilgilendirilmesi ve gerekiyorsa test yapılması önerilmektedir. Eğer gebe HIV taşıyorsa, gebeye ve doğum sonrasında bebeğe koruyucu ilaç tedavisi verilerek bulaşma önemli oranda önlenebilir.

Prezervatif de kalıcı çözüm değil

Cinsel temas sırasında prezervatif kullanmak bulaşma riskini azaltır, fakat tamamen ortadan kaldırmaz. Kan ve kan ürünleri HIV, hepatit B, hepatit C ve frengi için test edilmektedir. Damar içi uyuşturucu kullanımının azaltılması ve bu kişilerde ortak iğne kullanımının önlenmesi bulaşmayı azaltacaktır. Sağlık personelinin tüm kan ve vücut sıvılarını enfekte kabul ederek koruyucu malzeme (eldiven vb) kullanması gereklidir.

AIDS’li bir hasta ile aynı ortamda olmaktan çekinmeyin

Yanak yanağa öpüşmek, tokalaşmak, işyerinde aynı ortamda çalışmak, aynı telefonu, aynı bardağı kullanmak, sivrisinek ve tahtakurusu gibi böcekler bulaşmaya neden olmaz. HIV virüsü hava yolu ile bulaşmaz.

Gribal bir enfeksiyon gibi başlıyor

HIV enfeksiyonu bulaşma sonrasında gribal bir enfeksiyon gibi başlayıp, daha sonra yıllar süren bir sessiz döneme girer. Bu uzun dönemde virüs vücutta varlığını sürdürür. Bağışıklık sistemi ile virüs arasında mücadele sürer. 10 yılı aşabilen bir süre sonunda bağışıklık sisteminde yetersizlik ortaya çıkmaya başlar. Kandaki virüs miktarı artar, bağışıklık sisteminin bazı özel hücrelerinin miktarında azalma ve bağışıklık sistemi işlevlerinde bozulma yaşanır. Bunun sonucunda, ağızda yaygın, tekrarlayan pamukçuk, uzun süreli ishaller gibi enfeksiyonlarda artış görülür. Normalde seyrek görülen bazı enfeksiyon hastalıkları ve ilerleyen dönemde bazı kanser türleri bu hastalarda daha sık görülür.

Erken tanısı çok önemli

Tanıda vücutta HIV virüsüne karşı oluşan, anti-HIV antikor olarak adlandırılan madde aranır. Bu amaçla genellikle ELISA testi kullanılır. ELISA pek çok hastalığın tanısında kullanılan bir testin adıdır, yalnızca AIDS’e özel bir test değildir. Bu testin pozitif bulunması durumunda anti-HIV antikoru daha detaylı olarak gösteren doğrulama testleri (Western Blot) uygulanır. Virüsün genetik maddesinin varlığını ve miktarını saptayan testler (HIV-RNA viral yük) hem özel durumlarda tanıda yardımcı olarak, hem de tedavinin ve ilaçların etkinliğinin izlenmesinde kullanılır. Virüsün genetik maddesinde ilaç direncini gösteren bazı bölgelerin araştırılması özellikle tedaviye yeterli yanıt alınamayan olguların yönetiminde yardımcı olur.

Ömür boyu ilaç kullanımı gerekir

HIV enfeksiyonunun tedavisinde kullanılan çeşitli ilaçlar mevcuttur. Günümüzde kullanılan üçlü ilaç tedavileri kandaki virüs miktarını çok azaltmakta ve bağışıklık sisteminin uzun süre korunmasını sağlayabilmektedir. Fakat ilaç tedavisi ile HIV enfeksiyonunu tamamen ortadan kaldırılması mümkün değildir. Bu ilaçların ömür boyu kullanılması gereklidir.

HIV aşısı için araştırmalar sürmektedir. Şu anda kullanımda olan veya önümüzdeki birkaç yıl içinde kullanıma girmesi beklenen bir aşı yoktur.

Hurriyet

Yüksek Tansiyon Hastalığı Savaşı Bitiyor

yuksek-tansiyon-alet

Yapılan araştırmalar yüksek tansiyon hastalarının çok yakın bir zamanda bu hastalıklarından kurtulacaklarını ortaya çıkardı.

Dünya çapında denemesi süren ve 2010 başında test aşamasının sona ereceği belirtilen yeni bir tedavi yönteminin yüksek tansiyon hastaları için umut olabileceği bildirildi.

Alman “Die Welt” gazetesinin internet sayfasındaki habere göre, yeni tedavi yönteminde kateterle kasık atardamarından girilerek, kateterin ucundaki özel koterle, yüksek tansiyonda etkili olduğu varsayılan böbrek üzerindeki sinirler yakılıyor.

Bu uygulamadan sonra, ilaçla tedavi edilemeyen hastalarının sistolik basınçlarında (büyük tansiyon) bir yılda 30 birimlik düşüş olduğu bildirildi.

Alman Lübeck Üniversite Kliniği profesörlerinden Heribert Schunkert, kentte yüksek tansiyon konusunda düzenlenen bir kongrenin açılışında yaptığı konuşmada, yeni yöntemin günlük tedavide uygulanmaya başlaması durumunda yüksek tansiyon hastalarının yüzde 95′inin bundan faydalanmasının mümkün olacağını söyledi.

A.A

Astım Hastalığı ve Tedavisi

astim-cocuk-resim

Astım, akciğerlere hava taşıyan hava yollarının yani bronşların aşırı duyarlı olması ve çevresel bir takım etkenlerle daralması şeklinde tanımlanabilecek, genellikle alerjik olan kronik bir hastalıktır.

Bu hastalığın en önemli özelliği hastanın nefes alıp verirken zorlanmasıdır.

Astımın sebepleri nelerdir? Astımın ortaya çıkmasında hem kalıtsal hem de çevresel etkenlerin rolü vardır. Burada kişinin genetik olarak allerjiye yatkınlığı söz konusudur. Çevresel etkenler hastalığı ortaya çıkarmakta ve astım krizlerini başlatmaktadır. Bu etkenlere “tetiği çeken faktörler” denilmektedir. Bunlar arasında en önemlileri, bazı tüylü hayvanlar, solunum yolu enfeksiyonları, sigara dumanı, sisli-kirli hava, stres, ağır kokular, temizlik malzemeleri, stres ve soğuk-kuru havadır.

Astımın belirtileri nelerdir? Öksürük, hırıltı, göğüste sıkışma hissi gibi şikayetler, haftada bir kereden daha sık tekrarlıyorsa,  şikayetler, haftada bir kereden daha sık ortaya çıkıyorsa, şikayetler gece uykudan uyandırıyorsa, konuşmakta zorluk varsa, dudak ve tırnaklarda morarma varsa, yürümede zorluk varsa, kalpte çarpıntı, nabızda hızlanma varsa, soğuk algınlığı ile ortaya çıkan öksürükler kriz halinde, kuru öksürükler olarak 10 günden fazla sürüyor ve her üşütme göğse iniyorsa bunların dışında; nefes darlığı, göğüste tıkanıklık hissi ve hırıltı, nefes alıp verirken bir ıslık sesi hissedilmesi gibi belirtiler ortaya çıkmaktadır.

Astım tanısı nasıl konur? Astım tanısı açısından en önemlisi, hastanın şikayetleri ve muayene bulgusunun dikkatli değerlendirilmesidir. Tanıda en önemli testler; solunum fonksiyon testleri ve allerjinin tespiti açısından alerji testleridir. Erken tanı önemlidir. Çünkü allerjik hastalar gerekli önlemler alınmadıkça ve gereken tedavi yapılmadıkça artış gösterebilir.

Astımın tedavisi nedir? Alerjik hastalıklar ve astımın mucizevi bir tedavi yöntemi yoktur. Çünkü bu hastalıklar genetik geçişlidir. Ancak erken tanı ve iyi bir tedavi ile tamamen kontrol altına alınabilen hastalıklardır. Tedavide en önemli olan, hasta-hekim ilişkisi ve hastanın, hastalığı hakkında bilgi sahibi olmasıdır. Tedavinin amacı, hastaya, şikayetlerinin olmadığı veya en az düzeyde olduğu bir yaşam sağlamaktır. Tedavi uzun sürelidir. Tedavide birinci basamak kişinin duyarlı olduğu allerjilerden uzaklaşması ve sakınmasıdır. Tedavinin ikinci basamağı ilaçlardır. Öncelikle solunum yolu ile alınan, sprey ve ya toz şeklindeki ilaçlar tercih edilmelidir.

Hipogliseminin Tedavisi

Hipoglisemide, sorunun tedavisinden çok yönetimine odaklanmakta fayda var. Çünkü birkaç istisna dışında hipogliseminin tedavisi yok.

Ayrıca hipoglisemiyi yönetmenin de öyle pek kolay bir şey olmadığını hatırlatalım. Bu iş bilgi, dikkat ve yaşam tarzı değişikliği gerektiriyor. Özellikle beslenme yanlışlarınızdan vazgeçip yaşam tarzınızı değiştirmezseniz, bu işi başarmanız zorlaşıyor.
Hipoglisemi eğer “insülin fazlalığı” veya “insülin direnci” ile alakalıysa (yani yemeklerden 1-2 saat sonra ortaya çıkan bir reaktif hipoglisemi söz konusuysa), başarının anahtarı kandaki insülin seviyesini azaltmaktan geçer.

ÜÇLÜ TAKIMLA ÇALIŞIN

Kan analizlerinizde insülin direnci belirlenmişse, “üçlü bir plan yapmak” ve sorunu “doktorunuz, beslenme uzmanınız ve egzersiz danışmanınız” ile birlikte çözmek zorundasınız.
Doktor pankreas bezinizin aşırı insülin salgılanmasına engel olacak bir reçete düzenlemeli (örneğin metformin kullanmayı düşünmeli), diyet uzmanı düşük glisemik yüklü bir beslenme planı için sizi eğitmeli, egzersiz uzmanı daha fazla fiziksel aktivite konusunda yardımcı olmalıdır. Bu üçlü takımın birlikte çalışması kanınızdaki insülin miktarının azalmasını ve sonuçta insülin direncinin kontrol altına alınmasını sağlayacaktır.

Yani ne sadece metformin kullanarak, ne yalnızca diyet yaparak, ne de gün boyu yürüyerek problemi çözebilirsiniz. Bu üçlü program insülin şeker dengenizi düzgün hale getirecek, sizi un, şeker, nişasta yüklü yiyeceklerden, tatlı krizleri veya açlık nöbetlerinden kurtaracaktır.
Bir süre sonra yemek sonrası uyuklamalarınızın azaldığını, kuşluk ya da ikindi saatlerinde ortaya çıkan sinirlilik, öfke patlamaları, alınganlık, unutkanlık, odaklanma güçlüğü gibi problemlerinizin azaldığını ve o bir türlü veremediğiniz kilolara veda ettiğinizi görürseniz sakın şaşırmayın!

DİĞER NEDENLER

Hipoglisemi sorunu her zaman insülin fazlalığından kaynaklanmaz. Sorun bazen insülinle denge kuran hormonal sistemin arızalanmasıyla da ilişkili olabilir. Örneğin kan şekerinin kontrolünü sağlayan hormonlardan glukagonun azalması da hipoglisemiye sebep olabilir.

Ayrıca hipofiz bezi veya böbrek üstü bezi yetersizliklerinde de hipoglisemi sorunuyla karşılaşma olasılığı var. Bu nedenle hipogliseminin nereden kaynaklandığını bulmak, bilmek, belirlemek ve nasıl çözümleneceğine ondan sonra karar vermek gerekiyor.

Dikkat edilmesi gereken birkaç önemli nokta daha var. Eğer hipogliseminiz varsa, 2-3 saatten fazla aç kalmamalısınız, kahvaltı yapmayı unutmamalısınız, ana öğünleri atlamamalısınız. şeker, un ve nişastadan zengin yiyecekleri ya hiç yememeli ya da çok az miktarlarda yemelisiniz. Aç karna egzersiz yapmak, tok karna yatağa girmek gibi hatalardan da uzak durmalısınız.

LDL çöp, HDL çöpçü gibidir

Kolesterolün ortalama yüzde 70’e yakını LDL parçacıkları, geri kalanı HDL parçacıkları halinde taşınıyor.
LDL parçacıkları, kolesterolü vücudun ihtiyaç duyduğu bölgelere götüren feribotlar gibi düşünebilirsiniz. HDL parçacıkları ise dokulara kolesterolü taşımak yerine tam tersine dolaşımdaki kolesterolü emen, temizleyen bir elektrik süpürgesi gibi çalışıyor. Ya da çöp toplayıcısı işçiler görevini üstleniyor.
Yani LDL ve HDL kolesterol arasında gündüzle gece kadar fark var. Biri damarı tıkamaya, sertleştirmeye, duvar yapısını bozmaya yönelik süreçlere sebep olurken, diğeri damarı temizleyen bir çöpçü gibi çalışıyor. Bu nedenle LDL kolesterol “kötü kolesterol”, HDL kolesterol “iyi kolesterol” olarak tanımlanıyor.
Dyt. Güneş AKSÜS

Domuz gribi aşısı gebelere yapılmalı mı

H1N1 virüsü denilen domuz gribi hastalığından ilk ölen Amerikalı 33 yaşında, gebeliğin sonuna doğru bu hastalığa yakalanan hamile bir kadındı. Sezaryenle doğan bebeği ise sağlıklıydı.
Aslında genelde hafif geçirilen bu hastalık, tedaviye iyi cevap vermektedir. Ancak küçük çocuklar, yaşlılar, kronik kalp veya akciğer hastalığı olanlar, kemoterapi vs. tedavisinde olanlar ve gebeler daha ağır geçirebilirler.
Çoğunlukla evde tedavi yapılır ama gebelerin hastaneye kaldırılma oranları dört kat daha fazladır. Bunun sebebi ise gebelikte solunum ve bağışıklık sistemlerinin viral enfeksiyonlara karşı daha dayanıksız olmasıdır. Bu nedenle aşılama programı başlatıldığında, gebelere öncelik tanınması gerekmektedir.
Bütün aşılarda olduğu gibi domuz gribi aşısı da yüzde 100 etkili olmayabilir. Ayrıca aşının yan etkileri de yetkili kuruluşlarca yakından takip edilmelidir. Gebe kadınların çevresindeki herkesin de aşılanması uygun olacaktır.
Bilinmesi gereken en önemli nokta, H1N1 virüsünün her yıl görülen grip virüslerinden çok da farklı olmadığıdır. Her yıl gripten ölümlerin hep görülmüş bir şey olduğu (ABD’de yılda 36 bin), ancak korunma yöntemlerine iyi uyulması halinde domuz veya başka bir şey virüsünden kaçınılabileceğinin bilinmesi gerekmektedir.
Dr. Erhan CANKAT

Spermlerin yalnız sayısı değil kalitesi de azalıyor

Farklı ülkelerde yapılan değişik çalışmalar, erkeklerin geleceğinin tehdit altında olduğunu gösteriyor! Son yıllarda sperm sayısı ve kalitesinde meydana gelen hızlı azalma ve bozulma, erkekleri endişelendirecek boyutlara vardı.
Dar iç çamaşırları, kot pantolonlar, kilo sorunu, laptop’lar, cep telefonları derken şimdi de parfüm, deodoran ve losyonların da sperm sayısını azalttığını gösteren bulgular ortaya çıktı.
Hollanda’da yapılan bir çalışma, sık ve yoğun parfüm, losyon, deodoran kullanan erkeklerin sperm kalitesinin kullanmayanlara oranla beş kat daha düşük olduğunu gösterdi.

Antibakteriyel sabunlar faydalı mı

Elleri sık sık yıkamanın, özellikle sabunla birlikte dikkatli bir temizlik yapmanın sağlığı korumada ne kadar önemli bir unsur olduğu özellikle domuz gribi olayından sonra daha iyi anlaşıldı. Yani “temizlik imandan gelir” cümlesi gerçekten çok önemli.
Bununla birlikte antibakteriyel sabunlarla sürekli olarak ellerimizi ve bedenlerimizi yıkayıp durmamızın da gerekmediği, hatta bunun zararlı olabileceği ortaya çıktı.
Bu alışkanlığın, cildin bağışıklık sistemini bozabileceği ve hastalanmayı kolaylaştırabileceği belirtiliyor. Ellerimizi yıkamak, fırsat buldukça el temizliği yapmak mutlaka gerekli ama antibakteriyel sabunları abartmamakta fayda var.
Dr. Evren ALTINEL

Prof. Dr. Osman Müftüoğlu / hürriyet

Ağız Kuruluğu Şikayeti ve Tedavisi

Ağız kuruluğu, oral bölgenin ekolojik dengesinin bozulmasına, buna bağlı diş ve dişeti hastalılarının ortaya çıkmasına, aynı zamanda kişinin yediklerinden ve içtiklerinden tat alamamasına ve bu şekilde kişinin yaşam kalitesinin olumsuz yönde etkilenmesine neden olur.

Ağız kuruluğu, yetersiz tükürük salgısı nedeniyle ağız ortamının nemsiz ve rahatsız durumudur. Son 20 yılda yapılan birçok araştırma, ağız kuruluğunun “xerostomia” nın ve salgılanan tükürük miktarının azalmasının sebebini, tükürük bezinin “hipofonksiyonu” yani normalden daha az kapasite ile çalışması olarak tanımlamaktadır.

Ağız ve genel sağlığın devamlılığı için tükürük miktarının normal seviyede olması önemlidir. Ancak çeşitli sistemik hastalıklar ve kullanılan ilaçlar tükürük miktarını etkiler. Yaş farklılıklarının salgılanan tükürük miktarına güçlü bir etkisi yoktur.Yaşlanmayla  birlikte salgılanan tükürük miktarının azalmasının sebebi, genellikle kullanılan ilaçlardır.

Diş çürükleri, dişeti hastalıkları, ağız içi mantar ve virüs enfeksiyonları ağız kuruluğunun sebep olduğu başlıca şikayetlerdir.

Tükürük bezi hipofonksiyonu ve ağız kuruluğunun erken teşhisi ve komplikasyonlarının engellenebilmesi için 3 aşamalı muayene gerekmektedir…

1- hastanın şikayeti ve hastalığın hikayesi

- Ağızdaki tükürük miktarı çok az, çok fazla veya farkında değilmisiniz?

- Yutkunmada zorluk yaşıyor musunuz?

- Yemek yerken ağız kuruluğu hissediyor musunuz?

- Kuru gıda tüketirken sıvı yudumlama ihtiyacı duyar mısınız?

- Tat almanızda bozukluk var mı?

- İlk soruya verilen ‘çok az’, diğer 3 soruya verilen evet yanıtı azalan tükürük miktarını gösterir.

- Dudakların diş veya protezlere yapışmasıyla çiğneme, yutkunma, konuşma ve yemede sorunlarınız var mı?

- Yoğun, ağdalı tükürük kıvamı hissediyor musunuz?

- Dudaklarınız kuru veya çatlak görünümlü ve kırmızı, çabuk kanayan dişetleriniz var mı?

- Tekrarlayan Ağız içi yaraları ve dil yüzeyinde  kuruluk ve değişiklikler var mı?

- Dişlerin, diş eti ile birleşim yerlerinde veya kök yüzeylerinde diş çürükleri var mı?

- Kötü ağız kokusu var mı?

2- Hastanın tıbbi hikayesi

- Tükürük salgı miktarı ve ağız kuruluğu, doğal olarak, çeşitli hastalıklar ve buna bağlı ilaçların kullanım çeşitliliği ve sıklığı ile değişebilir.

- Tükürük salgı miktarını ve ağız kuruluğunu etkileyen durumlara bayanlar, erkeklerden daha duyarlıdır. Örneğin sjögren sendromu, rheumatoid artrit, scleroderma, hipotiroid, depresyon, yeme bozuklukları gibi rahatsızlıklar bayanlarda daha sık görülmektedir.

- Kötü beslenme alışkanlıkları, burun tıkanıklığı ve ağızdan soluma, ağız kuruluğu şikayetlerini artırır.

- Tütün, alkol ve keyif verici ilaçlar yalnız tükürük miktarını etkilemez, aynı zamanda tükürük kalitesini de etkiler.

3- diğer muayene yöntemleri

- Sialometrik testler, tükürük testlerinin yapılması

- Ağızdan alınan tükürük örnekleri ile tükürük akış miktarı ölçülebilir.

- Minör tükürük bezlerinin biopsisi yapılabilir

- Ağızdaki bakterileri tanımlamak için Mikroflora analizi ve Kan analizleri ağız kuruluğunun kaynağını araştırmada kullanılan diğer yöntemler arasındadır.

NEDENLERİ:

Kullanılan ilaçlar; depresyon ilaçları antidepresanlar, alerji ilaçları antihistaminikler, diüretikler, kalp ilaçları kardiyovasküler ilaçlar, ağrı kesiciler analjezikler, yatıştırıcı ilaçlar sedatifler ve tansiyon ilaçları antihipertansifler gibi reçete edilebilen 400′ün üzerinde ilaç ağız kuruluğuna sebep olabilir. Sistemik hastalıklar; şeker hastalığı (diabet), parkinson hastalığı, sjögren sendromu, hıv/aids gibi hastalıklar ağız kuruluğuna sebep olabilir. Kanser tedavileri; radyasyon tedavisi, kemoterapi ağız kuruluğuna sebep olabilir. Alkol ve sigara kullanımı, ağızdan soluma ağız kuruluğuna sebep olabilir.

Tedavi:

- Florlu veya ağız kuruluğu için üretilen özel diş macunu  ile dişler fırçalanmalı

- Dişlerin arası diş ipi ve arayüz fırçaları ile temizlenmeli

- Diş yüzeylerine Günlük flor uygulamaları yapılmalı

- Florlu ağız gargaraları ve %0.12 klorhexidin glukonat gargara ile ağız düzenli olarak çalkalanmalı

- Diş dolgusu yaptırırken flor serbestleyen dolgu maddeleri ve amalgam yani civalı dolgular tercih edilmelidir. çürük gelişimi kontrol altına alındıktan sonra kuron vs. protez uygulamaları yapılabilir

Ağız kuruluğu ile ortaya çıkan diş ve dişeti şikayetleri için hastalar nelere dikkat etmeli?

- Geceleri hava nemlendiricilerinin kullanılması ile rahatlama sağlanabilir.

- Sakız, tatlandırıcılı sert şekerler gibi tükürük salgısını artırıcı gıdaların tüketilmesi kişiyi rahatlatır.

- Sık sık su yudumlamak…

- Su bazlı dudak nemlendiricileri kullanmak şikayetleri en aza indirmede uygulanacak basit önlemlerdir.

Bazı durumlarda hastalara yapay tükürük sprey ve jelleri (ağız nemlendiricileri) ile ağız ortamını nemlendirme önerilebilinir. Ancak bu tür uygulamalar limitli bir zaman aralığında etkilidirler. Bu yüzden konuşma ve gece yatma zamanından önce kullanımları idealdir.

Mutlaka Dikkat edin!

- Sodyum lauryl sulfat içeren diş macunları

- Alkol içeren ağız gargaraları

- Şekerli yapışkan gıdalar, şeker ve şekerli sakızlar

- Baharatlı, asitli gıdalar

- Alkol ve karbonatlı içkiler

- Kafeinli içecekler

- Tütün kullanımı

- Tarçın ve limon aromalı ciklet ve şekerler ağız kuruluğu semptomlarını artırır.

Dr. Ezel Yıldız Elmas Ataşehir Memorial Tıp Merkezi Ağız, Diş ve Çene Hastalıkları Bölümü

hürriyet

Görme Yeteneğinizi Kazanın – Körlüğe Çare Bulundu

Gen tedavisi, körlüğe yol açan kalıtsal Leber retina hastalığının tedavisinde bir kez daha başarılı oldu.göz

ABD’nin Pensilvanya Üniversitesinden Joan Bennett ve ekibinin araştırmasında, 8-44 yaşındaki 12 hastanın (4′ü çocuk) tümü, görme yeteneği büyük ölçüde kazandı.

ABD, Belçika ve İtalya’da Ekim 2007′de başlayan tedavinin sonunda çocukların başkasından yardım almadan yürüyebildiği belirtildi.

Doğumundan bu yana sadece ışığı ve karanlığı ayırt edebilen bir çocuk, babasının gözlerinin rengini “gördü” ve ilk kez babasıyla futbol oynadı.

12 hastanın tümünde retinada iyileşme tespit edilirken, en iyi sonuçların çocuklarda alındığını, bunun da retinadaki bozulmanın büyüklüğüne, dolayısıyla hastanın yaşına bağlı olduğu vurgulandı.

The Lancet dergisinde yayımlanan araştırmanın, yaşa bağlı retina bozulması gibi daha sık rastlanan hastalıklar için tedavi geliştirilmesinin yolunu açtığı kaydedildi.

Aynı üniversiteden Albert Maguire’ın, geçen sene bu hastalıktan mustarip 3 gence yaptığı gen tedavisi sonucunda hastalar görme yeteneğinin bir bölümünü kazanmıştı. Tedaviden önce sadece el hareketlerini fark edebilen ikisi 26 biri 19 yaşındaki İtalyan gençler, tedaviden sonra görmeyi test etmekte kullanılan harf-sayı tablosunu okuyabilmişti.
Maguire ve Bennett, ilk kez 2001′de bu hastalık için gen tedavisi uygulayarak, hastalığa yakalanan farelerin geçici olarak görmesini sağlamış, 2006′da 8 köpekten 7’sine görme yetisini yeniden kazandırmışlardı.

(hürriyet)

Kanser Tedavisinde Yeni Yöntem ‘Tomoterapi” Dönemi

Kanser tedavisindeki yöntemlerden biri olan radyoterapi alanında yeni bir yöntem uygulanmaya başlandı.

Kanser tedavisindeki yöntemlerden biri olan radyoterapi alanında yeni bir yöntem uygulanmaya başlandı. “Tomoterapi” (TomoTherapy) sayesinde kanserli hücreler artık daha etkin bir şekilde yok ediliyor, hastalar ışın tedavisinin yarattığı olumsuz etkilere daha az maruz kalıyor

Ceyda ERENOĞLU

TÜRKİYE’de her yıl 150 bin kişi kansere yakalanıyor ve bu hastalığın pençesinden kurtulamayan pek çok insan yaşamını yitiriyor. Ölüm oranı böylesine yüksek olan bu hastalığın tedavisiyle ilgili her geçen gün yeni araştırmalar yapılıyor ve yeni yöntemler geliştiriliyor. Bu yöntemlerden biri de halk arasında “ışın tedavisi” olarak bilinen radyoterapi yöntemi ile tedavi. Radyoterapi tedavisinde son nokta olarak kabul edilen “tomoterapi” (TomoTherapy) sayesinde kanserli hücreler artık daha etkin bir şekilde yok ediliyor. Türkiye’de ilk kez İtalyan Hastanesi’nde kullanılmaya başlanan tomoterapi yöntemi konusunda Onkoloji Uzmanı ve İtalyan Hastanesi Medikal Direktörü Prof. Dr. Ahmet Öber bilgi verdi.

DOKUYA KORUMA
Tomoterapi yöntemi, “radyoterapi yapılmalı” denen herkese uygulanabiliyor. Hem kanserli  hücreleri etkin şekilde yok ediyor, hem de hastalara konfor açısından önemli avantajlar sağlıyor. Bu yeni teknikle ışın tedavisinin yarattığı yan etkiler önemli derecede azaltılırken, sağlam organ ve dokular daha fazla  korunuyor.

NOKTA ATIŞ YAPIYOR
Tomoterapi, halk arasında “nokta atış” olarak adlandırılan tekniğin en geniş ve hassas şekli olarak tanımlanıyor. Diğer yöntemler 3-4 santimlik tümörlerle sınırlı iken, tomoterapi milimetrik mesafeleri aynı anda kesintisiz olarak ışınlayabiliyor. Tomoterapinin bir diğer özelliği de aynı anda hem koruyucu hem de yok edici tedavi yapılmasına olanak vermesi. Yöntemle karaciğer ve beyin gibi hassas dokularda tümörün olmadığı yere, koruyucu dozda, tümörlü bölgeye ise yok edici dozda ışın verilerek aynı seansta iki amaçlı tedavi uygulanmış oluyor. Haftada 5 gün 20 dakika uygulama yapılıyor.

TÜRKİYE’DE İLK KEZ
Prof. Dr. Ahmet Öber, bugün dünyanın en gelişmiş radyoterapi yöntemi olarak adlandırılan Tomoterapi cihazından, dünyada sadece 204 adet bulunduğunu ve Türkiye’de ilk kez onkoloji hastanelerinde uygulanmaya başlayacağını söyledi. Tomoterapi yöntemi, beyin tümörleri, baş-boyun tümörleri, akciğer kanserinin bazı evreleri, karaciğer kanseri, rektum kanseri, prostat kanseri, rahim ağzı kanseri, pankreas kanseri ve evrelerine göre değişmekle beraber meme kanserinde uygulanıyor.

(habertürk)